Divan edebiyatı nedir?

Osmanlı Türkçesiyle meydana getirilen eski Türk edebiyatının genel adıdır. Divan edebiyatı 13. yüzyılda başladı 16 ve 17. yüzyıllarda en üstün seviyesini buldu. 18. yüzyıldan itibaren gerilemeye başladı. 19. yüzyılda yerini Tanzimat Edebiyatına bıraktı. Ancak 19. yüzyıl boyunca yine divan şairleri yetişmekte devam etti. Bugün bile divan edebiyatı kaidelerine uygun olarak şiir yazanlar vardır. Şiir alanında olduğu gibi nesir alanında da divan edebiyatının kendisine mahsus bir dili vardır. Eski edebi eserlerde olduğu kadar, İlmi eserlerde de bu dil kullanılmıştır. Divan edebiyatının dili halkın konuştuğu dil değil, ancak iyi tahsil görmüş kimselerin anlayacağı ağır Farsça ve Arapça kelime ve terkiplerle dolu bir dildi.

Divan edebiyatı, Anadolu’da Selçuklular zamanında Hoca Dehhani ile başlamıştır. On dördüncü asırda Ahmedi, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dai gibi şairler yetişmişse de, bu edebiyatın ilk büyük üstadı on beşinci asırda yaşayan Şeyhi’dir. Fatih devrinde Ahmed Paşa ve daha sonra Necati’nin yetiştiği divan edebiyatı, on altıncı asırda; Zati, Baki, Hayali, Nev’i, Fuzuli, Ruhi-i Bağdadi, on yedinci asırda; şeyhülislam Yahya Efendi, Nef’i, Naili, Neşati, Atai, Nabi, on sekizinci. asırda; Nedim, Şeyh Galib, Ragıp Paşa, on dokuzuncu asırda; Yenişehirli Avni, Ziya Paşa gibi encümen-i şuara şairleri ile fevkalade gelişme göstererek, dünyanın sayılı edebiyatları arasında yer aldı.

İslam kültürü ile beslenen ve özellikle başlangıçta İran edebiyatını örnek alan divan edebiyatı, muhteva yönüyle çok çeşitli kaynaklara dayanmaktadır. Bu kaynaklar şunlardır: 1- Âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, 2- İslami ilimler (tefsir, kelam, fıkıh), 3- İslam tarihi, 4- Tasavvuf, 5- Peygamber kıssaları, mucizeler, efsaneler, rivayetler, 6- Tarihi, efsanevi, mitolojik şahsiyetler ve hadiseler, 7- Türk tarihi ve milli kültür unsurları, 8- Belagat, 9- Deyimler, atasözleri, şekiller, tamlamalar, bileşik sıfatlar. Divan edebiyatının esasını şiirler meydana getirmiştir. Divan şiirinde rastgele benzetme ve tasavvur, hayal kullanılmaz.

Bunlar belirlidir. İnsanın güzelliği ve güzel, muayyen benzetme ve tasavvurlarla çizilir. Bu yüzden divan şairleri belli bir imaj alemi içinde kalmışlardır. Divan şiirinin öz bakımından esasını mazmunlar teşkil eder. Mazmun, beyt içindeki gizli mana demek olup, zımn kelimesinden gelir. Beytte doğrudan doğruya söylenmeyip etrafında dolaşılan ve görünüşte mananın arkasında saklı bulunan mana, o beytin mazmununu teşkil eder. Divan şiirinde çok defa beytlerin zahiri manaları yanında ayrıca ikinci bir manası vardır. Bu saklı mana bazı kereler ikiden fazla olabilmektedir. Kaideci vasıf taşıyan divan şiirinde, tesbih ve benzetme alemi belli olduğu gibi, mazmunlar da muayyendir. Bu yüzden, şairler kelimelerin seçilmesinde büyük bir titizlik ve dikkat gösterdiler. Umumiyetle hiç bir kelime gelişigüzel kullanılmamış olup, her kelime gerektiği için kullanıldı.

Bu durum tenasüb san’atı dışında bir hususiyettir. Divan şiirinde kelimelerin bir maksatla seçilmiş olması ve mazmunlar münasebeti, geometrik bir mükemmeliyet meydana getirmiştir. Usta divan şairlerinin şiirleri sağlam ve ölçülü biçili olup, hiç bir kelimesi değiştirilemez. Divan edebiyatının gelişmesi, asırlar boyunca mazmunlar ve mana bakımından kendi içinde olmuştur. Divan edebiyatının gelişmesini, siyasi tarihle ilgili olarak; kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme ve çökme devrilerine ayırmak doğru değildir. On beşinci asrın başında Şeyhi ve Ahmed Paşa sayesinde tam manasıyla kurulan divan edebiyatı, on sekizinci asrın sonlarında Şeyh Galib ile en yüksek derecesine ulaşmıştır.

Bu gelişme, beytler içerisinde mana ve mazmunların fazlaca yerleştirilmesi ile ilgilidir. Mücerret ve müşahhas kavramların birbirine bağlanması, hayal içinde hayal, fikir içinde fikir zikretmek suretiyle yapılan oyunlar, beytlere girift bir manzara vermiştir. Bu gelişmede, Hindistan’da yetişip de Farsça yazan şairlerin Sebk-i Hindi denen tarz ve üslublarının te’siri olmuştur. Başlangıçta, çoğunlukla açıkça ifade edilen mazmunlar, sonraları bir kaç kelime, hatta bazan tek kelime ile ima edilmek suretiyle anlatılmak istenmiştir. Şeyh Galib’e geldiği zaman ise, artık bu tek kelimelik ima bile yoktur. Mazmunlar uzak ve yakın çağrışımlar, ufak deliller yardımı ile ve çok dolambaçlı bir şekilde gösterilmiştir.

divan edebiyatı

Divan edebiyatının özellikleri

Türkler’in 10.yüzyılda İslamiyet’i benimsemesiyle dil, kültür, uygarlık değerleri ve bilim alanında Arap ve Fars (İran) etkisi kendisini hissettirmeye başlamıştır. Bu etki, Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçe’ye girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini göstermiştir. Bilim dili olarak Arapça, sanat ve edebiyat dili ola­rak da Farsça seçildi. Bu durum Türkçe’nin gelişimini önemli ölçüde etkilemiştir. Ortaya “Osmanlıca nasıl bir dildir? “Osmanlıca” denen Arapça, Farsça, Türkçe karışımı bir dil çıkmıştır. Şiir, düz yazıya baskın gelmiştir. Bu edebiyata Divan edebiyatı denmesinin sebebi, şairlerin şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır.

Divan edebiyatının en önemli kaynakları; İran mitolojisi, İslam inançları, tasavvuf felsefesi, peygamberle ilgili öykü ve mucizeler, Türk tarihi ve kültürü olmuştur. Divan edebiyatının ilk ürünlerini veren Mevlana Celaleddin Rumi bütün yapıtlarını Farsça yazmıştır. Divan edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim’in ve Şeyh Galib’in ardından 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar. 19. yüzyılda Divan edebiyatı tamamen gözden düştü. Tanzimat’la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlandı.

Kuruluş dönemi

Bu dönemde Sadi, Feridettin Attar, Nizami gibi İranlı şairlerin yapıtları Türkçe’ye (Osmanlıca’ya) çevrildi. Bu çeviriler, biçim ve öz bakımından yeni bir edebiyat geleneğinin kurulmasına ön ayak oldu.Gülşehri, Hoca Dehhani, Nesimi, Ahmet Dai, Kadı Burhanettin, Şeyhi gibi şairler, bazen din dışı konuları, çoğunlukla da, çeviri yapıtların etkisiyle, tasavvuf konularını işlediler.

Geçiş dönemi

Saray ve çevresinde oluşan divan edebiyatı, bu dönemde özellikle belirli bir sınıfın (saray ve çevresi) edebiyatı olma niteliği aldı. Seçtikleri konular, genel eğilimleri, dilleri ve dünya görüşleri, şairleri bu sınıfın hizmetine soktu. Saray ve çevresinden yakın ilgi ve destek gören, ama topluma açılmayan divan edebiyatı, resmi bir edebiyat, daha doğrusu bürokratik bir edebiyat kimliğine büründü. Ahmet Paşa, Necati şiir alanında, Mercimek Ahmet, Âşıkpaşazade ve Sinan Paşa düzyazı alanında başarılı yapıtlar ortaya koydular.

Olgunluk dönemi

Bu dönem, Fars edebiyatı etkilerinin en aza indiği, divan şairlerinin ve yazarlarının kendi kişiliklerini, yaratıcılıklarını en iyi biçimde gösterdikleri dönem olarak kabul edilebilir. Divan şair ve yazarları bu dönemde, etkilenme ve esinlenme yerine, özgün yapıya yöneldiler; biçim ve içerikte bazı yerli öğeler oluşturdular. Şairlerin bazıları (özellikle Şeyh Galip), “Sebk-i Hindi” akımını tanıttılar ve bu akıma uygun şiirler yazdılar. Sabit ve Nabi’nin başlattığı “yerlileşme”yse, Nedim’de ve onu izleyenlerde belirli bir bütünlük kazandı. Bu dönemin şairleri arasında Fuzuli, Hayali, Baki, Bağdatlı Ruhi, Taşlıcalı Yahya, Naili, Nabi, Nef’i, Nedim, Şeyh Galip, Koca Ragıp Paşa, yazarları arasındaysa Sehi Bey, Âşık Çelebi, EvliyaÇelebi, Katip Çelebi, Peçcvi, Naima, Koçi Bey, Veysi, Nergisi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi, vb. sayılabilir.

Çöküş dönemi

Osmanlı toplumunda görülen yenileşme akımları ve girişimleri, Batı dünyasıyla çeşitli alanlarda kurulan yakın ilişkiler, gazete ve dergilerin Osmanlı ülkesinde de yayınlanmaya başlanması, bazı Osmanlı aydınlarının Batı ülkelerinde öğrenim görmeleri, Batı toplumlarını ve uygarlığını yakından tanımaları, edebiyat dünyasında da belirli bir etki uyandırdı. Diliyle, dünya görüşüyle toplumdan kopuk olan divan edebiyatı, yeni Osmanlı aydınları tarafından eleştirilmeye başlandı. Böylece, divan edebiyatının kendi çerçevesi içinde en güzeli yapılandırma, en güzel deyişe varma anlayışı değişmeye, edebiyatı toplumun eğitilmesinde, ahlakının düzeltilmesinde, çevresini tanımasında ve değiştirmeye yönelmesinde etkin bir araç olarak görme eğilimi yaygınlaşmaya başladı. Divan edebiyatı, ilk sivil gazetenin çıkış tarihi olan 1860 yıllarında sona ermiş kabul edilmektedir.

Sanatkaklar ve eserleri

Divan edebiyatının on birinci asırdan on dokuzuncu asra kadar doğu ve batı Türklüğü içinde devam eden sekiz asırlık tarihi seyri içinde ortaya çıkan büyük san’atkarları ve yazılan başlıca eserleri şöyle sıralanabilir: On üçüncü asırdan önce Anadolu’da divan edebiyatı örneklerine rastlanmadığı veya ele geçmediği için, Anadolu divan edebiyatı on üçüncü yüzyıldan itibaren başlamıştır. Bu asırda, Selçuklular devrinde bilinen ilk eserler Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin (1207-1273) Farsça yazdığı Divan-ı kebir, Mesnevi, Fihi ma fih gibi eserlerdir. Eski Anadolu Türkçesi’nin bilinen ilk şairi Ahmed Fakih olup, eserleri; Çarhname, Kitab-ı Evsaf-ı Mesacid-iş-şerife’dir. Asrın ikinci yarısında dini, tasavvufi ve ahlaki manzumeleriyle Şeyyad Hamza, Sultan Veled ve tasavvufun en karışık mes’elelerini bütün inceliği ile samimi ve sade Türkçesiyle gösteren Yunus Emre vardır. Divan şiirinin ilk büyük temsilcisi; dini olmayan mevzularda eserler veren ve ele geçmeyen yirmi bin beytlik Selçuklu Şehnamesi bulunan Dehhani bu asırda yer alan mühim şahsiyetlerdendir.

On dördüncü asırda Türkçe, Anadolu’da tamamen yerleşmiş, Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi olması sebebiyle daha ziyade dini, tasavvufi, hamasi, tarihi ve ahlaki eserler verilmiştir. Sade dille, tasavvufi akideye uygun Garibname gibi büyük eserler yazan Âşık Paşa’nın (1272-1333) yanında divan edebiyatının temelini atanlardan biri sayılan, mutasavvıf, nazım tekniği kuvvetli, dile ve aruza hakim Mantık-ut-Tayr yazarı Gülşehri bunların başında gelir. Ayrıca dini olmayan Süheyl ü Nevbahar, Ferhengname-i Sadi adlı mesnevileriyle şöhret kazanan Hoca Mes’ud; Kıssa-ı Yusuf Mesnevisi ile Süli Fakih; Divan, İskendername, Cemşid ü Hurşid, Tevarih-i Müluk-i Âl-i Osman gibi eserleriyle divan edebiyatının kurulmasında büyük rolü olan ve çok eser veren, Türkçe ilk Osmanlı Tarihi müellifi Ahmedi (öl. 1413); Azeri Türkçesiyle eser veren Kadı Burhaneddin; sade nesir dili ile halk için yazan Siyer-i Nebi, Futuh-üş-Şam, Kissa-i Yusuf yazarı Mustafa Darir’in yanında; heyecanlı, coşkun, lirik şair Nesimi, asrın önde gelen temsilcileridir.

On beşinci yüz yılda divan edebiyatı tam anlamıyla yerleşmiş ve klasik hususiyetini kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nin bu asırda gösterdiği siyasi başarı, edebiyata da aksetmiştir. Nazım ve nesirde Ahmed-i Dai (Divan, Cenkname, Camasbname); asrın ilk yarısının en büyük ve şeyh-üş-şuara ünvanlı şairi Şeyhi (1371-1431) (Divan, Harname, Hüsrev ü Şirin); kasideleri ve söyleyişleri ile ünlü diğer büyük şair Ahmed Paşa (ÖI. 1479); bilhassa gazelleriyle ve sade dille maharet kazanan, Türkçe deyimleri ve atasözlerini çok kullanan Necati; padişah ve şehzadeler arasında; Muradi (Murad-ll), Avni (Fatih), Adli (Bayezid-ll), Cem Sultan; şehrengiz türünün ilk örneğini veren Mesihi; kadın şairlerden Mihri Hatun ve Zeynep Hatun; Mesnevi yazarları arasında Anadolu sahasında ilk hamse sahibi Hamdullah Hamdi ve diğer mesnevi şairleri; Tacizade Cafer Çelebi, Behişti ve Revani bu asrın belli başlı san’atkarlarıdır.

Bu asırda süslü nesir örneğini Sinan Paşa ile Neşri vermiştir. Sade nesir temsilcileri olarak Mercimek Ahmed, Ahmed Bican, Uzun Firdevsi sayılabilir. Devrin mühim tarihlerinden olan Aşık Paşazade’nin Tevarih-i Âl-i Osman ile Oruç Beğ Tarihi ve Dursun Beğ Tarihi gösterilebilir. Çağatay sahasında ise Sekkaki ve Lutfi’yi devam ettiren Hüseyin Baykara ile Ali Şir Nevai, on beşinci asrın en büyük temsilcileridir. Bilhassa Ali Şir Nevai, Türkçede ilk hamse ve ilk tezkire yazarıdır. On altıncı asır divan edebiyatı nazım ve nesir alanında san’atkar ve eser yönünden büyük gelişme gösterir. Hele Fuzuli ve Baki bu asrın olduğu gibi divan edebiyatının da yetiştirdiği büyük şairlerdendir. Fuzuli, Azeri lisanını kullanmış lirik bir şairdir. Baki, Sultan-üş-şuara diye anılır ve büyük alimdir. İstanbul Türkçesi’nin en güzel örneklerini vermiştir.

Divan şiirini, İran şiiri seviyesine çıkarmıştır. Devrin diğer san’atkarları arasında, üstadlık yapmış, zengin hayalleri olan Divan, Siyer-i Nebi, Şem ü Pervane, Şehrengiz gibi eserleriyle tanınan ve Baki’yi yetiştiren Zati; divan şiirinin inceliklerini bilen Hayali; sade ve yapmacıksız anlatımıyla Füsus-ül-hikem’i tercüme eden Nev’i; sade bir üslubu, akıcı bir dili olan, mesnevi yazmadaki ustalığı ile şöhret bulan Taşlıcalı Yahya Bey; Terkib-i bend denilince ilk akla gelen asrın tenkidcisi Bağdadlı Ruhi ve ayrıca Emri, Figani, Kara Fazlı, Lamii Çelebi, Hakani zikredilebilecek isimlerdir. Bu asır, nesir türleri bakımından da zengin bir asırdır. Osmanlı sahasında ilk tezkire yazarı olarak Sehi Bey, Heşt-Behişt’le tanınır. Diğer tezkire müellifleri Kastamonulu Latifi ve Âşık Çelebi’dir. Tarih türünde Tevarih-i Âl-i Osman ve Âsafname eserleriyle Lütfi Paşa; vak’anüvis tarihlerinin ilki olan Tac-üt-tevarih isimli eseriyle Hoca Sadeddin; Künh-ül-Ahbar, Kavaid-ül-Mecalis, Nasihat-üs-Selatin gibi eserleriyle Gelibolulu Mustafa Ali ve Tevarih-i Âli Osman isimli eseriyle Kemal Paşazade bu asrın başlıca tarih müellifleridir.

Hatırat nevinde ise, doğu Türkçesi içinde yer alan ve divanı bulunan Babür vardır. Ayrıca bu sahada divan sahibi olarak Ubeydullah Han ile Şeybani Han’ı zikretmek yerinde olur. Seyahatname türünde eser veren Seydi Ali Reis ve coğrafya dalında malumat veren Piri Reis, devrin diğer önemli şahsiyetleridir. On yedinci asırda divan şiirinde kaside ve hiciv vadisinde büyük yeri olan Nef’i; gazel tarzında üstad kabul edilen, hoş nükteli şeyhülislam Yahya Efendi ve hikemi şiir türünü başlatan, akıcı bir dil kullanan Nabi, ilk hatırlanan isimlerdir. Naili ve bu asırda gazel tarzını yeni bir eda ile kullanmış ve şiirimize ilk defa Sebk-i hindi üslubunu getirmiştir. Diğer mühim şahsiyetler; Nev’izade Atai, şeyhülislam Bahai, Neşati, Nedim-i Kadim, Azmizade Haleti, mahalli mevzuları halk tabir ve atasözlerini manzumelerinde çokça kullanan Sabit, Ganizade Nadiri’dir.

Bu asırda nesir sahasında hayli yenilikler görülür. Bilhassa dildeki klasikleşme, konularda çeşitlilik, eserlerin çokluğu, seçili nesir örnekleri dikkati çekici hususiyetlerdir. Devrin en şöhretli seyahat yazarı Evliya Çelebi; ilmi sahada ciddi eserler vermiş, ilk defa Osmanlı ülkeleri coğrafyasını yazmış ilim adamı ve geniş bilgili bir yazar olan Katip Çelebi; hadiseleri tahlil ve tenkid ederek yazan Naima; yine hadiseleri canlı bir üslubla, orjinal tarzda veren Peçevi İbrahim Efendi; dördüncü Murad Han’a devlet idaresinin ıslahı için bir risale yazan Koçi Bey ile süslü nesrin belli başlı temsilcileri Nergisi ve Veysi önde gelen şahsiyetlerdir. Halk şairleri ile divan şairlerinin on yedinci asırdaki yakınlığı ve birbirlerine te’siri, on sekizinci yüzyılda, divan edebiyatını mahallileşmeye götürür.

Bunun neticesinde on sekizinci yüzyılda ortaya çıkan mahallileşme cereyanı ile şarkı türünün kullanılması ve İstanbul Türkçesinin şiir dili olarak benimsenmesi faaliyetleri bu asrın edebiyatına yeni bir hava ve bilhassa Nedim’le gerçek temsilcisini bulmuştur. Divan şiirinin son büyük üstadı, zengin ve geniş hayalleri ile Sebk-i hindi ile üslubunun en kuvvetli temsilcisi olan Şeyh Galib ise bu asrın ikinci yarısında yetişmiştir. Asrın diğer önemli şairleri arasında Sünbülzade Vehbi, Enderunlu Fazıl, Koca Ragıp Paşa, Sururi, Fitnat Hanım ile hiciv ve mizah yönü kuvvetli Haşmet zikredilebilir. Nesir alanındaki tarihçiler Raşid; Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa; şuara tezkirecileri Safai, Salim, Ramiz ve sadece Mevlevi şairlerinden bahseden Esrar Dede: hal tercümesi müellifi Şeyhi, kendi zamanına kadar gelen müftü, şeyhülislam ve hattatlardan bahseden Süleyman Sadeddin Efendi; sefaretname yazarları Yirmisekiz Çelebi Mehmed, Ahmed Resmi Efendi; Kani, İbrahim Müteferrika ve Muhayyelat isimli eski masal ile batılı hikaye arasında yazılmış, orjinal eserin sahibi Giritli Aziz Efendi belli başlı isimlerdir.

On dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından sonra Tanzimat hareketleri günlük hayatta olduğu gibi edebi hayatta da büyük gelişmelere sebeb oldu. Batı medeniyetinin te’siri altında gelişen bu edebiyat cereyanına, batı te’sirinde Türk edebiyatı adı verilir. Ortak İslam kültür ve medeniyeti te’sirindeki divan edebiyatı yanında, batı te’sirindeki Türk edebiyatı da kendi şekli ve muhtevası içinde gelişerek, yeni kültür, medeniyet ve lisanlarının icablarını alıp kullanmıştır. Böylece daha on dokuzuncu asrın başlarında çözülmeye başlayan divan edebiyatı, asrın sonlarında yerini yeni cereyanlara bırakmış ve klasik oluş hüviyetinden uzaklaşmıştır. Bu asır san’atkarları arasında mahallileşme akımının temsilcisi Enderunlu Vasıf; üslub, nazım tekniği ve Mesnevileri ile tanınan Keçecizade İzzet Molla; Tanzimat nesir dilinin öncüsü sayılan ve Âdem kasidesiyle tanınan Âkif Paşa; dil ve tekniği kuvvetli şeyhülislam Ârif Hikmet Bey; Encümen-i şuara adıyla bilinen divan şiirinin son temsilcileri Leskofçalı Galib, Yenişehirli Avni ve Hersekli Ârif Hikmet zikredilebilir.

On dokuzuncu asrın ikinci yarısından sonra batılı eğitim görmüş aydın kesimi Türk edebiyatı temsilcileri, klasik gelenekçi edebiyatı ve kültürümüzle bağlantılarını kopardılar ve hatta cephe olarak divan edebiyatını batı ölçüleriyle tenkid ettiler. Ziya Paşa; “Şiir ve inşa” makalesinde divan edebiyatını milli olmamakla suçlar. Fakat bir süre sonra da Harabat isimli şiir antolojisini yazarak divan şiirini över. Tanzimatçılarda da bu ikili tavır, şekil ve muhtevada devam etmiştir. Daha sonraları aruz-hece tartışması, milli edebiyat akımının ortaya çıkması ve dilde sadeleşme hareketleri, divan şiirini maddi sahada artık kullanılmaz hale getirmiştir. Fakat, divan şiirinin kalıcılığı, tesir güzelliği ve çarpıcılığı, yirminci asır Türk edebiyatının büyük şairlerini zaman zaman cezbetmiştir. Divan şiirinin tür ve nazım şekillerini çok başarılı kullanmasından dolayı, Yahya Kemal’i divan şiirinin son temsilcisi sayanlar olmuştur.

Nazım şekilleri

Divan şiirinde vezin olarak aruz kullanılmıştır. Nazım şekilleri ise çok çeşitli olup, büyük bir kısmı İran edebiyatındakiler ile ortaktır. Kaside ve gazel ise, Arap şiirinden alınmıştır. Tuyuğ ve şarkı, Türklerin; Mesnevi ve rubai ise, İranlıların divan edebiyatına kattıkları nazım şekilleridir. İran, Türk ve Arap edebiyatında müşterek olan bu nazım şekillerinde birim, beyttir.

Kaside

Kaside ilk beytinin mısraları kendi arasında kafiyeli, diğer beytlerinin ilk mısraları ise kafiyesiz, ikinci mısraları ilk beytle kafiyeli olan 33 veya 99 beytli manzumelerdir. İlk beyte matla’; şairin mahlasının geçtiği beyte tac beyit; en güzel beyte, beyt-ül-kaside adı verilir. Kaside bir maksat için yazılmış olduğundan, yazılış gayesine göre ayrı ayrı isimler alır. Kasidelerin ilk kısmına nesib veya teşbih denir. Bu kısımları oldukça uzun bir gazeli andırır. Tabiat, çevre, önemli günler, bir nesne veya olay üstüne yazılmış olabilir.

Nesib, kasidenin en zengin ve güzel bölümü ile yaşayan tarafıdır. Beyt sayısı sınırlı değildir. Kasideler ya teşbihlerine göre; bahariyye, şitaiyye, ramazaniyye veya kafiye ve rediflerine göre; lamiyye, raiyye, Kerem kasidesi, Su kasidesi suretinde de adlandırılır. Belirli bir maksadla yazılan kaside, divan şairinin bir nevi dilekçesi hükmündedir. Zaten kelimenin kasd kökünden gelişi bunu ortaya koyar. Devlet büyükleri, kasidelerine göre şairlere ihsan ve lütufda bulunmuşlar ve kültür hareketlerini daima desteklemişlerdir.

Gazel

Beyt birimi üzerine kurulmuş bir nazım şeklidir. Aruz vezninin her kalıbıyla yazılabilen genellikle aşk, tabiat ve toplum temalarının işlendiği, duygularda derinlik ve yakınlık, hayalde genişlik ve nüktede incelik isteyen bir şiir türüdür. Türk edebiyatında en büyük şairler, aynı zamanda gazel üstadlarıdır. Şairlerin san’at kudreti, gazeldeki başarılarıyla ölçülür. Gazelin ilk beytine matla’ (doğuş, giriş), son beytine makta’ (kesiliş, bitiş), en güzel beytine de beyt-ül-gazel denir. Gazelde her beyt, iyice işlenmiş bağımsız bir bütün sayılır. Bu yüzden gazelin beytleri arasında mana birliği aranmaz.Beytlerin her biri ayrı şeyler anlatabileceği gibi, bazan bir kaç beyt, bazan da gazelin bütün beytleri tek bir tema üstüne olabilir.

Beytleri arasında mana birliği taşıyan gazellere yek-avaz veya yek-ahenk gazel denir. Şair, genellikle son beytte mahlasını kullanır. Bu beyte taç beyti denir. Gazel, Arab edebiyatından İran’a, oradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Gazelin şekil bakımından özellik taşıyan iki çeşidi olup, bunlar müstezat gazel ve musammat gazeldir. Müstezat gazel; iç içe konulmuş iki gazeli andıran bir gazel çeşididir. Bu gazel türü halk edebiyatında da kullanılmıştır. Musammat gazel ise; ortadan ikiye ayrılabilen, bölümlü vezinlerle yazılan gazellerdir. Bu tür gazellerde mısra ortasında da kafiyeler bulunur. Bu iç kafiyeler, beytleri ikiye bölünebilir hale getirir. Gazelin mahlas kullanılmayan şekline ise nazm denir. Bu da bir nazım şeklidir.

Kıt’a

Gazel gibi kurulmuş, ilk beyti yani matla’ı olmayan bir nazım şeklidir. İki, üç veya daha çok beytlik olabilir. Genellikle iki beyt halinde yazıldığı gibi, dörtlük anlamında da kullanılır. Kıt’a şekli, daha çok fikir konularına, nükteye ve hicve elverişlidir. Ebced hesabı denilen usulle, tarih düşürmek için kullanılan kıt’alar da vardır.Terkib-i BendBeş bendden on yedi bende kadar, takım halinde şiirlerin özel bir şekil altında toplanmasıdır.

Şiirin her bendi kendi içinde hane ve vasıta olmak üzere iki bölüme ayrılır. Bendlerin hane kısmı, tam bir gazel gibi kafiyelenir. Çoğu yedi-sekiz beyt olur. Vasıt ise, tek bir beyttir. Beytin mısraları kendi arasında kafiyelenir. Hanelerden sonra gelir ve her bendin sonunda değişir. Bu nazım şekli, daha çok; hikmetli, öğretici ve yerici şiirlere uygundur. Terkib-i bendler, takım halinde uzun şiirler olduğu gibi, çoğu şairlerinin isimleri ile anılır.

Terci-i Bend

Terkib-i bende çok benzeyen bir nazım şeklidir. Terkib-i bendden farkı, vasıtın bir tek ve aynı beyt olup, her bendin sonunda tekrar edilmesidir. Terci-i bendde daha çok din ve tasavvuf konuları işlenmiştir. Kafiyelenişi terkib-i bend gibidir.

Rubai

Kafiye dizilişi bakımından, bir gazelin ilk iki beytini andıran nazım şeklidir. Bu yüzden rubaiye du-beyt adı da verilmiştir. Ancak rubai, beytler halinde değil, dörtlük esasına göre kurulmuştur. Dört mısradan müteşekkil bütün bir şiirdir. Kendine mahsus aruz kalıplarıyla yazılır, İran edebiyatından bize geçmiştir. Rubai şairi, dört küçük mısra içinde bir dünya görüşü, bir düşünce teması işliyeceği için, büyük üstad ve fikir olgunluğuna erişmiş biri olmalıdır. Başlangıçtan beri, hikmet, tasavvuf, felsefe konularının anlatımı için kullanılmıştır. İran şairlerinden Ömer Hayyam ile büyük Türk mutasavvıfı Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri en büyük rubai şairleri kabul edilir. Edebiyatımızda en meşhur rubai şairi on yedinci asırda yaşayan Azmizade Haleti’dir. Yahya Kemal ile Arif Nihat Asya yirminci asırda bunu devam ettirmişlerdir.

Tuyug

Rubai gibi, bir gazelin iki beyti şeklinde kafiyelenen; dörtlük esasına göre kurulmuş bir nazım şeklidir. Tuyuğ, Türk halk edebiyatındaki maninin aruz veznine uygulanmış şeklidir. Çağatay, Azeri ve on altıncı asra kadar Anadolu divan şairleri arasında çok kullanılmıştır. Rubai gibi, hikmetli, tasavvufi, felsefi duyguları işler.

Mesnevi

Beytler halinde kurulan ve her beytin iki mısraı kendi aralarında kafiyelenen bir nazım şeklidir. Klasik şark nazım şekillerinden olup, Arap ve Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. Mesnevinin beytleri arasında kafiye birliği yoktur. Her beyt yalnız kendi mısraları arasında kafiyelidir. Bu beytler peşpeşe sıralanarak mesnevi şeklini meydana getirirler. Bu nazım şekli ile çok uzun manzumeler yazılır ve sayısı pek çok olan beytler için aynı kafiyeyi bulmak zahmeti çekilmez. Firdevsi’nin Şehname’si 60 bin beytlik bir mesnevidir. Yine Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi’si 26 bin beyt tutar.Bir çok milletlerin tarihi kahramanlık masalları olan destanları, efsaneleri, manzum aşk ve macera masalları Mesnevi şeklinde yazılmıştır.

Ancak, divan edebiyatında mesnevi denince, içinde olay veya hikmetler bulunan manzum eserler akla gelir. Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u ve Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ı Mesnevi türünde yazılmış eserlerdir. Destani ve tasavvufi Mesneviler, Türk edebiyatında fazla bir yer tutmaz. Mesnevilerde genellikle aruz vezninin kısa kalıpları kullanılmıştır. Divan şairleri, Mesnevilerini arada bir gazel, murabba, muhammes, kıt’a gibi nazım şekillerinde yazdıktan şiirlerle süsleyerek, mevzudaki monotonluğu gidermeğe çalışırlar ve eserlerine bir heyecan ve zenginlik verirler. Bu şiirler, mesnevi kahramanlarından birinin diğerine ya şiirle hitabı olur veya şiir diliyle yazdığı bir mektup diye mesneviye ilave edilirler.

Murabba

Dört mısralı bendlerden meydana gelen bir nazım şeklidir. Bend sayısı üçten; dokuza kadar olabilir. Murabba, divan edebiyatında Türk şairlerinin kullandıkları yarı milli bir nazımdır. Çünkü Türk halk şiirlerinde, terennüme elverişli olsun diye, dördüncü mısraları aynen tekrarlanan, koşma ve türkülerin, divan şiirinde aruzla söylenmesi, murabba şekline milli bir özellik vermiştir. Murabbanın ilk bendinin dört mısraı kendi aralarında kafiyelidir. Diğer bendlerin ilk üç mısraı kendi arasında, dördüncü mısrası ise ilk bend ile kafiyeli olur. Böyle murabbalara mütekerrir adı verilir.

Şarkı

Divan şiirine Türklerin kattığı bir nazım şekli olan şarkı, aslında mütekerrir bir murabbadır. Edebiyatımızda daha çok on yedinci asırdan sonra görülür ve Nedim’de zirveye çıkar. Halk edebiyatındaki koşma şeklinin değiştirilmesinden ortaya çıkan şarkı, Lale devrinde, en yaygın terennüm edilen ve tamamiyle Türk zevkinin eseri olan, milli bir nazım şekli haline girmiştir. Umumiyetle şarkılar, bestelenmek için yazılır. Bu yüzden, daha çok aruzun kısa vezinli olanları tercih edilir. Sade ve canlı bir konuşma dili ile söylenirler. Şarkıda, hafif aşk konuları, günlük konular, günlük maceralar işlenir. Şarkının en güzellerini Nedim söylemiştir. Şarkı, iki bendden beş bende kadar olabilir. Her bendin en kuvvetli olması gereken üçüncü mısraına miyan denilir. Şarkıların çoğu kafiye dizilişi bakımından murabbaya benzer. Bazı şarkıların ilk bendleri koşma gibidir. Mütekerrir şarkılarda murabbalar gibi ilk bendin birinci ve üçüncü mısraları nakarat halinde aynen tekrar edilir.

Musammatlar

Bendlerden meydana gelen manzumelerin umumi adı musammattır. Bendleri dört mısradan meydana gelen musammatlara murabba, beşli olanlara muhammes, altılı olanlara müseddes, onlu olanlara muaşşer adı verilir. Bendler yedili, sekizli de olabilir. Muhammes ve müseddeslerde kafiyelenme murabba gibidir. Son mısraları tekrarlanan muhammes ve müseddeslere de mütekerrir denir. Daha önce yazılmış bir gazelin her beytinin başına iki, üç, dört mısra ilavesiyle meydana getirilen murabba, muhammes ve müseddese; terbi’, tahmis ve tesdis adı verilmiştir.

Tahmis; başkası tarafından yazılmış bir gazel olup, her beytin baş tarafına, o beytin ilk mısraı ile kafiyeli, üç mısra eklemeye denir. Eklenen beytlerin vezin, kafiye ve mana bakımlarından esas gazele uyması şarttır. Yine bir gazelin her beytinin iki mısraı arasına, ilk mısra ile kafiyeli olarak üçer mısra yerleştirmeye de taştir denir. Vezin, kafiye ve mana uyumu burada da lazımdır. Her bendin (beşinci) son mısraları, bendlerden ayrı olarak kendi arasında kafiyelenen muhammes çeşidine tardiyye adı verilir. Tardiyye; “Mef’ulü mefailün feulün” vezniyle yazılır.

Sözlükte "divan edebiyatı" ne demek?

1. Xiii.- xix. yüzyıllar arasında dil, konu, işleniş bakımından arap, fars etkisi altında gelişmiş yazın.